• Devrim Zümrütkaya

Corona'daki BİRlik

Bazen çarpışma noktasındayızdır ama farkına varmayız. Tesadüfen ya da bilerek ayarlanmış da olsa, bu konuda yapabileceğimiz bir şey yoktur. Sadece bir şey farklı olsaydı…..ama hayat kimsenin kontrol edemediği yaşamların ve olayların kesişiminden ibarettir. O taksi geçip gitmedi. Ve o şoförün bir anlığına dikkati dağıldı. Ve taksi Daisy’ye çarptı. Ve bacağı kırıldı (Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi, David Fincher, 2006).


Corona bize çarptı ama farkına varmak zorundayız. ‘Benim sırrım, feryâdımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yoktur’ şeklinde seslenir bize Mevlana. İnsanlık olarak şu ana kadar yaptığımız seçimlerle hızla yok olmaya gittiğimizin farkına varmak zorundayız.


Yaptığımız bu seçimlerle şu ana kadar yok ettiğimiz memeli yaşam oranı 73% ve bitki türleri oranı 50%. Memeli canlıların 60%’ına tekabül eden çiftlik hayvanlarını da tutsak etmiş durumdayız. Ve bütün bunları dünyadaki canlıların sadece 0.01%’ine tekabül eden biz insanlar yapıyor (Kaynak: The Guardian, Mayıs 21, 2018).


Bu gerçekten hareketle şu anda yaşadığımız küresel Corona salgınının kişisel ve toplumsal düzeyde büyümek ve dönüşmek için bize eşsiz bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Bu yüzden BİRlik’e bize yaptığı sert uyarı için teşekkür ediyorum.


Bu kişisel ve toplumsal dönüşüm fırsatını gördüğüm mesajlar çerçevesinde Gestalt perspektifinden bakarak temellendireceğim. Daha sonra da bu fırsatı nasıl hayata geçirebileceğimize dair hep beraber düşünebilmek için sizi çukurda bırakacağım.


1. Gestalt yaklaşımı bir temas sanatıdır. İnsanın varoluşunda barındırdığı halde temas etmediği taraflarıyla temas yoluyla bütünleşebileceğini savunur. Bu noktadan hareketle BİRlik kendi benliğimizle temas etmemiz için bizi evimize, kendi içimize yolluyor. Çünkü bütün ve parça birbiriyle karşılıklı ilişki içindedir ve sistemdeki bir değişiklik yapılacaksa bu değişiklik bireyde başlar (system teorisi). Corona’yı bir semptom olarak görüyorum ve bize durmamız gerektiğini söylediğini düşünüyorum. Barındırdığı anlamı bulmak için durmamız gerektiğini, etrafından dolaşmayarak kendi sahiplenmediğimiz taraflarımızla yüzleşme fırsatı sunduğunu görüyorum. Vakit bu kaygının içinde kalma ve kendi insanlığımızı gözden geçirme vakti. Etrafından dolaştığımız sürece kendi mezarımızı kazmaya devam edeceğiz. Mesaj 1: Dünyada yarattığın tahribatı gör, kendinle yüzleş ve değişmeye niyet et.

2. Gestalt yaklaşımı temas bağlamında hayatı çok temelde ayrışma ve bütünleşme dengesine indirger. Örnek olarak bu yazıyı kaleme alarak siz okuduğunuz müddetçe sizinle buluşacağım, okumanız bittikten sonra da ayrışacağız. Nefes aldığım zaman BİRlik’le buluşuyorum, nefes verdiğim zaman ayrışıyorum. Ayrışarak BİRlik’in içinde kendi sınırlarımla Ben oluyorum ama BİRlik’in parçasıyım. Yani kendi içimde BİR olabilmem için önce BİRey olmam gerekir; ayrışmam ve kendim olmam. Bu da farklılık demektir. Başka bir deyişle BİRlik olmak için kişisel sınırlar yaratmak, ayrışmak gerekir. Ayrışalım ki buluşunca BİRlik olabilelim. Evlerimize çekilerek ‘Her birimizin farklı olduğunu, bu farklılıkla yaşamayı öğrenerek BİR olabileceğimizi’ duyuyorum (Mesaj 2). Hayat, diğeri ile ne kadar birlikte ve ne kadar ayrı olduğumuzun bir sentezi değildir de nedir? Leonard Cohen’in dediği gibi ‘Eğer okyanusun kendisi olmazsak, her gün deniz tutulması yaşarız’.


Bu çerçevede Corona’nın bize ezcümle söylediğinin ‘Çoklukta BİRlik, BİRlikte Çokluk’ olduğunu düşünüyorum.


Bu ideal yolunda ‘Sahip Olma’ paradigmasının (Ref: Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm) yıkılması gerektiğine inanıyorum. Bu paradigmanın içini mal, mülk, kazanç, daha çok kazanç tutkusu, açgözlülük, şöhret, iktidar, başarı gibi kavramlar dolduruyor. Bu doğrultuda da yaşamın tek amacı maksimum haz sağlayarak yani tüm istekleri tatmin ederek mutlu olmaya evrilmiş durumda. ‘Her şey benim istediğim gibi olsun’ sendromu yaşıyoruz her gün. En çok sevilen ben olayım, en başarılı ben olayım, en şık ayakkabı bende olsun, en sağlıklı ben olayım… Küçük Prens’in söylediği gibi biz istiyoruz ki çöllerin ortasında susuz bıraktığımız insanlar bize gül bahçesi sunsun. Böyle bir dünyanın mümkün olmadığının farkına varmalıyız artık. Hepimiz kendi payımıza düşen mutsuzlukla yüzleşmek zorundayız.


‘Sahip olma’ paradigmasında bilim, teknik ve ekonomik gelişim kendi yararına kullanılmadığı için insan bugün araç haline gelmiş durumda. Oysa insanları araç olarak değil amaç olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Immanuel Kant ancak bu sayede bireylerin ahlaklı, sistemlerin adaletli olabileceğini savunur.


Sahip olmak bizi mutlu edemez çünkü sahip olarak varolamayız. İhtiyaçlarımız karşılanmasa bile yaşama eşlik etmektir yaşam denen şey. Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin vardır demektir ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür der Karl Marx.


Öyleyse değişimi nereden başlatacağımız kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. ‘Sahip olma’ paradigmasını yıkmak ve ‘Olmak’ paradigmasına evrilmek. Meister Eckhart’ın söylemiyle ‘İnsanlar ne yapmaları gerektiğini değil, daha çok ne olduklarını düşünmelidirler’. Biz gerçekten şu anda neyiz ve ne olmak istiyoruz?


Çukura hoşgeldiniz.

Sağlıkla,

Devrim

0 görüntüleme
© 2018 ● BMGI Turkey ● All rights reserved ● (216) 642 2944 ● bmgiturkey@bmgi.com